gearhost
ana sayfa iletişim
 
 
 
E-Mail:
ofis@ferhattunc.net
E-mail adresinizi girerek listeye kayıt olabilirsiniz
Ekle Çıkar

 

Müzikal köklerinizi nerelere, kimlere dayandırıyorsunuz ? Bir geleneğin içinden, onun devamı olarak düşünür müsünüz Ferhat Tunç müziğini ? (örneğin Ruhi Su'lar, Sadık Gürbüz'lerle ya da Aşık İhsani'lerle akrabalık bağlamında, ya da özgün müzik/devrimci müzik/halk müziği vb. kategoriler bağlamında)

Yaşadığım coğrafyanın kültürel dokusu ve değerleri, benim müzikal anlayış ve kökenimin de kaynağıdır diyebilirim. Böyle olması da doğaldır, çünkü ben yaşadığım coğrafyanın, benim de bir parçası olduğum, içerisinde yoğrulduğum değer ve duyarlılıkların müziğini yapıyorum. Fakat yaptığım müzikteki temel kaynağın Dersim olduğunu belirtmem gerekir. Dersim'in acılı tarihi, sorunları, dertleri, güzellikleri, bir bütün olarak beni derinden etkilemiştir. Bu etki sadece müzikle de sınırlı değil elbette; kişiliğimi, yaşam kültürümü, hayata bakış açımı da etkileyen bir önem ve anlama sahip benim için. Ağıtlar dinleyerek büyümüş bir insanım ve müzikal açıdan beslendiğim ana kaynaktır Dersim. Giderek devrimci bir müzik anlayış ve tarzı gelişti, sanatsal yaşamıma paralel olarak. Bu da devrimci düşüncelerden etkilenmemle doğrudan ilgilidir.

Devrimci düşüncelerle buluştuktan sonra, çocukluk benliğime yerleşen Kürtçe ağıt ve ninniler, bende öfkeyle söylenen marş ve türkülere dönüştüler. Şekillendiğim dönemin muhalif halk ozanları olarak bilinen (Aşık Mahzuni, İhsani, Zamani vd.) ozanların türkülerini dinlemeye ve giderek bu türkü ve marşlardan daha çok etkilenmeye başlamıştım.Sözünü ettiğim dönem, 70'li yılların ortalarıdır. 70'li yılların sonlarına doğru İbrahim Kaypakkaya'nın düşünceleri eksenindeki örgüt yapısı içinde ön plana çıkan ozanlarla tanıştım.0zan Emekçi, Garip Şahin gibi ozanların devrimci marş ve ağıtlarından etkilendim. Bunlar içerisinde yaşamını yitirmiş devrimciler için söylediği ağıtlarla tanınan Emekçi'den daha çok etkilendiğimi söyleyebilirim.

Benim kuşağımın insanları daha çok Ruhi Su ve Zülfü Livaneli dinlemişlerdir; ama ben onların müzikleriyle daha sonra tanıştım. 80'li yılların başlarında dinlemeye başladığım Ruhi Su ve Livaneli şarkıları da, sonraki yıllarda sanatsal kişiliğimin oturmasında önemli bir rol oynamışlardır. Özellikle Livaneli'nin yorumladığı Nazım Hikmet'in ünlü şiiri Şeyh Bedreddin Destanı, müzikal yönelimiminin yeni bir doğrultu kazanmasında önemli bir yere sahiptir. Daha sonra yurt dışı yıllarımda bu yönelimin ışığında beste çalışmaları yaptım ve Almanya'da tanıştığım Amerika'lı devrimci sanatçı Darnel Summers ve arkadaşlarıyla birlikte müzikte yeni enstrumanlar ve bu enstrumanların tınılarıyla buluştum. Darnell regee müziğinden gelen birikim ve deneyimini benimle paylaşmış ve müzik yolculuğumda gerçekleştirdiğim değişime öncülük etmiştir.

Bu yeni sayılacak müzik çalışmamızın ilk meyvesi “bu yürek bu sevda var iken”isimli albüm olmuştu. Bu çok enstrümanlı albüm çalışması Türkiyeli sol devrimci çevrelere ilk planda yabancı gelse de daha sonraki süreçlerde benimsenmeye ve giderek başka sanatçıların da bu yönde müzik yapmalarına vesile oldu diyebilirim.Yani katı gelenekçi müzik anlayışı bu şekilde aşılmaya başlanmış ve "burjuva müzigi" vb. diye adlandırılarak reddedilen çok enstrümanlı müzikler ilgi görmeye hatta devrimci marşlarda kullanılmaya başlanmıştı. Bu dönem aynı zamnda Ruhi Su ve Livaneli gibi sanatçıların da sosyalist, sol çevrelerce daha çok dinlenmeye ve anlaşılmaya başlandığı dönemlerdi. Dolayıısyla kendi müzğimin tarihsel ve devrimci özü itibarıyla bu isimlerle yakınlığı veya akrabalığının anlaşılır olduğunu belirtebilirim.

Yaptığım müziğe bir isim koymak gerekirse, evet, devrimci veya protest müzik tanımlaması beni rahatsız etmez. Fakat bu ben ve benzer anlayışla müzik yapan sanatçıların müzikal pratiğini tam yansıtan bir tanımlama değildir kanısındayım. Yaptığımız müzik, kategorik olarak, aslında halk müziğidir. Halk müziğinin çağdaş bir versiyonu da denilebilir. Halk müziği geleneğinden beslenen ve bu gelenekten gelen sanatçılarla da doğal olarak bir yakınlık, akrabalık mevcuttur. Bu da belirttiğim nedenlerden dolayı, doğaldır.

Arabesk müzik, uzun yıllar radyo ve televizyonlarda dışlandıktan, özellikle de entelektüller tarafından küçümsendikten sonra son yıllarda neredeyse bir “iade-i itibara” uğradı, farklı türlerle de eklemlenerek medyada baş köşeye yerleşti. Sizin yaptığınız müzik de, geniş bir dinleyici kitlesine erişse de, yaygın medyada yeterince yer bulamıyor şu anda (aslında bu durumu farklı türlerde müzik yapan pekçok müzisyenin yaşadığını görüyoruz), öte yandan sizin çizginiz için de kimi kesimler “devrimci arabesk” tanımlaması yaptılar. Tüm bunlar çerçevesinde; arabesk müziğin yerini, durumunu ve sizin onunla ilişkinizi nasıl  değerlendirirsiniz ?

Arabesk müzik geri toplumsal duygu ve ilişkilerin kaçınılmaz bir sonucu olarak Türkiye'de hep çok dinlenen bir müzik türü olmuştur. Çarpık kentleşme süreçleriyle bağlantılı bir gelişmeydi bu. Bir dönemler belirli elit kesimler tarafından dışlandığı doğrudur. Bu, müzikal duyarlılıklardan kaynaklanan bir tepki olmaktan çok, elitist bir anlayışın ürünüydü. Şimdilerde aynı elit çevrelerin arabesk yıldızlarını yeniden keşfetmeleri ise, bence sosyo-psikolojik bir irdeleme konusudur. Çünkü bu yönelim de bana samimi gelmiyor. Genel olarak bakıldığında ise, arabesk türü sağlam bir temel üzerinde ortaya çıkmayan bir müzik türünün bu denli yaygın olması, bence ancak böyle olmasının istenmesiyle açıklanabilir. Medya da, egemen kesimler de bunu istiyor ve teşvik ediyorlar. Arabesk şarkıcılar sadece şarkılarıyla değil, magazin unsurları olarak da medyanın sürekli gündeminde bulunuyorlar. Filmlerde, dizi filmlerde de aynı kişileri görmek mümkün. Demek istediğim, arabesk müziğin hala yaygın olarak dinlenmesi ve gündemde olmasının nedenleri, biraz da politiktir. Çünkü sistem, toplumun gerilikleri üzerinden kendisini yaşatıyor.

Yaptığımız müzige dair geçmişte yapılan eleştiri ve söylemleri pöpüler kılan şey ise, çalışmalarımızın değişim isteyen, demokrasi ve özgürlükler konusunda duyarlı büyük halk yığınlarında yarattığı olumlu etkiydi. Bu etkilenmenin temelinde, bu tarzın daha çok sözel ifadesinde yer bulan mesajlarıydı şüphesiz. Ancak Türkiye'de sol, entelektüel geçinen bazı kişi ve çevreler eleştirilerinde biraz ölçüyü kaçırdı diyebilirim. Olumlu etkileri görmezden gelen bu yaklaşım, giderek bütünü yargılayan ve olumsuzlayan bir sonuç yarattı. Büyük halk kesimleri üzerinde derin bir etki uyandıran müzigimiz, doğru bakış açısıyla değerlendirilmekten çok, arabesk müzikle aynı kefeye koyulup küçümseyici, dışlayıcı bir yaklaşımla görmezden gelindi. Yoksa, bizim müziğimize “arabesk” denilmesi, gerçekçi olmayan bir eleştiridir. Müziğimizin, insanlar üzerinde yarattığı etki bakımından değerlendirildiğinde, “arabesk” olmakla itham edilmesinin hiçbir geçerliliği olmadığı, çok açık görülecektir. Ama sanıyorum, bu tür eleştirel yaklaşımlar günümüzde pek fazla kalmadı. Biraz gecikerek de olsa, bu farkın ayrımına varıldı.

Şunu da hatırlatmakta yarar var. Biz geliştirdiğimiz müzik akımıyla 80 darbesinden sonra yaratılan üzerine ölü toprağı serpilmiş toplumun, demokrasi ve özgürlükler temelinde yeniden canlanmasına öncülük etik. Ve giderek bu çalışmalarımızla demokrasi mücadelesine önemli katkılar sunduğumuz inancındayım. Müzikal açıdan bakıldığında bu eleştrilerin haklı yanı yok demiyorum. Zira arabesk müziğin çok yaygın olarak dinlendiği bir coğrafyada “etkilenmedim” gibi bir söylem gerçeği ifade etmez. Doğaldır ki bizde de etkilenmeler olmuştur müzikal açıdan; ancak bu etkilenmeyi kalıcı ve meşru kılacak bir yaklaşım içinde de olmadım. Zamanla bu etkilenmeden arınmaya ve giderek daha kendime özgü çalışmalar yapmayı esas aldım. Gelinen noktada böyle bir etkilenmeden söz etmek mümkün değildir. Halk müziğinden yola çıkarak yaptığım bestelerin değişik enstrümanların kullanılmasından ötürü arabesk olarak tanımlanmasını ve bu şekilde bu kesimlerce kabul görmemsini doğrusnu söylemem gerekirse, çok samimi bulmuyorum.

Türkiye'de değişim ve dönüşüm yanlısı olan sanat ve bilim adamları hiç bir zaman geri toplumsal değer yargılarının bir parçası veya sürdürücüsü olamazlar. Bu ideal ve inançla hareket eden bir sanatçıyım. Bu anlamda yaptığım müzik de bu idealimin bir ürünü olarak şekillenmektedir. Yani toplum istiyor veya beğeniyor diye bir yaklaşımın son derece yanlış olduğunu düşünüyorum ve bu düşünce tarzının bir unsuru olmadım, olmam da. Zaten tersi olsaydı giderek yozlaşan ve toplumun ileri, çağdaş değerlerine yabancılaşan medyatik, popüler kültürün bir unsuru da ben olurdum. Ama görüyorsunuz ki ben bu yapının, yani bu yoz, popüler kültürün dışında ve karşısındayım. Özellikle bu son beş yılda mümkün olduğunca bu etkilenmeden uzaklaşmaya ve müziğimi devrimci yenilikçi bir çizgide ileriye götürmeye çalıştım, çalışmaktayım. Sanatta böyle bir duruş sergiliyor olmamın karşılığı daha çok baskı ve daha çok sansür olarak yansıyor. Ağır bedelleri de olsa bu doğrultuda ısrarcı olmak önemlidir. Sistemin bir parçası ve sözcüsü haline gelmiş medya gerçeğinde muhalif kimliğinizle kendinizi ifade etmenizin koşulları çok sınırlı.Sizden taviz vermenizi ve uğruna mücadele ettiğiniz değerlerden uzaklaşmanız pahasına bu medyada yer bulmanız mümkündür.Ancak eğer Türkiye'nin toplumsal muhalefetinin,farklı etnik, kültürel gerçekliğinin de savunuculuğuna soyunmuşsanız, size müzikal anlamda bir ifade hakkı tanınmamaktadır.Yani çalışmalarımızın bu alanlarda hak ettiği ilgi ve yeri bulamaması, kendimi sanatsal ve siyasal olarak konumlandırma tarzımla ilgilidir.Ama şunu da söyleyeyim; bunları halk da görüyor, biliyor. Sansüre uğramak, halkın bana olan ilgisini azaltmıyor, aksine daha da artırıyor.

Bir Kürt/Zaza sanatçı olarak Kuzey Irak (Güney Kürdistan) ya da genel olarak Kürt coğrafyasındaki müzisyenlerle bir alış veriş içine giriyor musunuz ? Yoksa daha çok Türkiye'deki halkların müzikleriyle mi içli dışlısınız ? Mesela sizin şarkılarınız çalıyor mu öteki ülkelerin Kürt radyo ve televizyonlarında ?

Kürt olmam Türkiye'de salt Kürt kültürü ve müziği ekseninde müzik yapmamı gerektirmez. Evet, sanatımı icra ederken temel aldığım şey, bu topraklarda yaşayan bütün halkların ortak değerleridir. Bu değerlerin müzikal karşılığı, sanırım salt Kürtçe veya Türkçe müzik yaparak savunulamaz. Türkiye toprakları üzerinde yaşayan farklı etnik ve kültürel kökenlerden halklarımızın iç içe geçmiş bir zenginliği mevcuttur. Ve bu, başlı başına bir santaçının reddedemeyeceği, görmezden gelemeyeceği bir gerçektir. İşte ben de bu gerçeğin farkında biri olarak olması gerekeni yapmaya çalışıyorum. Bu zenginlikten, müzikal çeşitlilikten beslenerek kendimi yenilemeye, çoğaltmaya çalışıyorum. Bu konuda yeterli miyim diye sorarsanız, tabii ki eksiklerim vardır, ama bunları aşılamaz da görmüyorum. Kürdüm ama Kürt dili ve müziği konusunda yeterli bir birikime sahip olmadığımı belirtmem gerekir. Yetersizliğimin kaynağı Kürt kültürü ve diline dönük asimilasyoncu, inkarcı politikalardır. Son bir kaç yıldır bu eksiğimi gidermek için ciddi bir uğraş içindeyim. Bu anlamdaTürkiye'li Kürt sanatçılar ve kurumlarla doğal olarak ilişkiler geliştirmek ve onların bilgi ve tecrübelerinden yararlanmak çabasındayım.

Diğer yandan “Güney Kürdistan”a ilişkin bunu söylemem mümkün değildir. O bölgeyi bilmiyorum ve hiç gitmedim. Ancak yaptığım çalışmaların bölgede takip edilmekte olduğunu, dınlendiğini biliyorum ve video kliplerimin özellikle de Kürtçe olanların oradaki tv kanallarında da gösterildiğini duyuyorum.

Gözlediğiniz kadarıyla müziğe başladığınız 80'li yılların ortalarında bu yana dinleyici kitlenizde nasıl bir değişim oldu? Kimler dinliyor Ferhat Tunç'u size göre yoğunlukla?

Bir değişim mutlaka oldu. İlk yıllarda sadece belli sol kesimin dinlediği, takip ettiği bir Ferhat Tunç söz konusu iken 90'lı yılların başından itibaren adım adım kendisini sağda gören bazı kesimler de dahil, daha geniş kitlelerin izlediği, dinlediği bir duruma geldim. Uzun bir dönem herkesin beni dinlemesi gerektiği şeklinde bir düşünce veya yaklaşıma sahip değildim. Bunun nedeni Ahmet Kaya gerçeğinden farklı olarak benim daha marjinal sol örgütsel bir gelenekten, kültürden geliyor olmamdı. 90'lı yılların sonuna doğru giderek bu düşüncenin dar olduğunu ve sanatın toplumun bütün kesimleriyle buluştukça anlam ve derinlik kazanacağına inandım ve bu doğrultuda adımlar atmaya başladım. Bu, gelenekçi sol çevrelerin kabullenmekte zorlandıkları bir durumdu. 90 lı yıllarla birlikte Türkiye'de kendine sosyalistim diyen, devrimciyim diyen veya aleviyim diyen kesimlerin dışında farklı toplumsal dinamiklerin de yaşadığı gerçeğiyle yüzleştim. Bu gerçeği irdelemeye, anlamaya başladım. En önemlisi de Kürt meselesi ekseninde yüzleştiğim gerçeğin kendi gerçeğim olduğunu gördüm ve duyarsız kalamayacağımı anladım. Bu dönemler bölgede çatışmaların boyutlandığı, “kirli savaş” diye tabir ettiğimiz durumun giderek ülkeyi kıskacına aldığı dönemlerdi. Aynı zamanda bu dönem; kendimi sorguladığım ve siyasal olarak gerek Kürt meselesinde gerekse de toplumsal diğer konularda nasıl bir yol izleyeceğimi belirlememi sağladı. Yani ben sadece protest, sol şarkılar söyleyen bir şarkıcı olarak kalmanın ötesinde, yaşadığı çatışmalı, karmaşık toplumsal ilişkiler içinde, bu gerçeğin bir unsuru olarak bir duruş sergilemenin kaçınılmaz olduğuna inanmıştım.

Bu gerçekler giderek yaptığım albümlere daha zengin bir içerik kazandırdı. “Gülvatan” isimli albümüm bir yönüyle benim bu döneme dair yönelimimi, yönümü tayin eden önemli bir çalışmaydı. Dinleyici profilimin bu yönelimimin ardından değişmeye başladığını söyleyebilirim. Sol, devrimci geçinen bazı kesimler benim giderek “Kürtçü” bir rotaya girdiğimi düşünerek beni eskisi kadar dinlemedikleri yönünde benim de bilgilerim var. Oysa benim derdim “Kürtçü” bir yaklaşımdan çok bir halkın yaşadığı dramı, zulmü görmek ve tepkisiz kalmamak şeklindeydi. Zira bu halk benim doğuştan bir parçası olduğum, aynı dili ve kültürü paylaştığım bir halktı. Bu anlamda yapmaya çalıştığım insan hakları, özgürlükler boyutunun ötesinde bir de bu yani vardı ki bu yadsınmayacak olandı. Bu durum daha sonraki yıllarda hem ekonomik, hem de baskı boyutuyla siyasal, büyük bedellerle karşılaşmamı beraberinde getirdi. Çünkü ben popüler bir yaşamı ve bu popüler kültürün sağladığı sözüm ona nimetleri elimin tersiyle itmiş ve Türkiye'nin tabuları gibi görünen gerçeklerine dokunmuştum. Hem sadece şarkı söylemiyor, üstelik konuşuyor ve yazılar da yazıyordum. Zaten yazmaya başladıktan sonra hem sözüm ona sol geçinen bazı kesimlerin hem de devletin bana yönelimi son derece olumsuz oldu.Bu aşamadan sonra dinleyici kitlemde değişim daha çok siyasi duruşumla ilgili olarak yeniden şekillendi. Kürtlerin, Alevilerin ve solun dinlediği bir sanatçıydım ama aynı zamanda inanç boyutuyla sistemin hedef aldığı islamcı diye tanımladığımız kesimlerin de dinlediğini biliyorum. Yani kısacası sitemin muhalif gördüğü, ötekileştirmeye çalıştığı bütün kesimlerin dinlediği bir sanatçı konumum değişmedi. Ancak bu kesimler arasında en çok Kürtlerin ve Alevilerin sevdiği ve kendileri için bir değer olarak gördükleri bir gerçektir. Bu da sanırım benim bu temel sorunlara herkesten daha çok duyarlılık göstermemden kaynaklanmaktadır. Çünkü Türkiye'nin Kürt, Alevi, Ermeni vb. meselelerinde söz söyleyebilmek, bilinen, tanınan biri olarak sizin ağır bedelleri göze almanızı gerektiren bir durumdur. Bu da toplumun, özellikle “dışlanmışlık” duygusu içinde bulunan kesimlerinin sizi daha çok sevmesini, sahiplenmesini getirdiğini söyleyebilirim.

ÖDP'nin kuruluşuna büyük destek vermiştiniz ? Şimdi politik tutumunuz nasıl? Solun durumu ve sosyalistlerin birliği meselelerinde, şu anki tabloyu nasıl görüyorsunuz bir sanatçı ve politik aktivist olarak ?

Sadece ÖDP ile değil genel olarak sol , sosyalist bütün parti ve guruplarla ilişkilerim oldu ve çalışmalarına dayanışma temelinde bugüne kadar destek sundum, katkıda bulundum. Bir dönem ÖDP'nin yürüttüğü kampanya ve çalışmalara destek sunmada daha ktif olmam da bu kapsamdadır. Sadece ben de değil, birçok sanatçı, aydın da böyle davrandı. Mesela Susurluk sonrası yürütülen aydınlık kampanyasında böyle bir aktif sahiplenme tutumu olmuştu. ÖDP'li olduğum yönünde bir izlenim veya imaj varsa, nedeni budur. Tıpkı daha sonra DTP'li olduğum yönünde bir izlenim doğması gibi. Bu tip izlenimler beni rahatsız ediyor değil; ama doğrusu, herhangi bir sol parti veya grupla organik bir bağım, ilişkim olmadığıdır.

Mevcut politik tutumum, yıllar içerisinde şekillenen “Ferhat Tunç” olgusuyla paralel bir anlam taşımaktadır diyebilirim. Kitlelere mal olmuş, “ötekileştirilmiş” insanların dertlerini, sorunlarını, demokratik istemlerini sahiplenmesiyle adı özdeşleşmiş bir sanatçının herhangi bir siyasi oluşumla ileri düzeyde ilişkili olması, açıkçası bana çok doğru gelmiyor. Çünkü bu, ister istemez daraltıcı bir sonuç yaratacaktır. Bu nedenle demokrasi ve özgürlük güçleri içerisinde gördüğüm bütün siyasi parti ve gruplarla eşit mesafede durmaya özen göstermeye çalışıyorum. Ancak yer yer şu ya da bu partinin öne çıkması söz konusu olabiliyor. Bu da doğal. Örneğin Kürt sorunuyla ilgili taşıdığım duyarlılık ve bu yönde etkinliklerde yer almam, DTP'li olduğum yönünde bir algılamaya sebep oldu. Böyle anlaşılacak diye, sorumlu davranmaktan uzak duracak değilim tabii ki.

Genel olarak emekten yana, halkların kardeşliği temelinde barış ve demokratikleşmeyi savunan, coğrafyamızdaki etnik, dini farklılıkları zenginliğimiz ve gerçek manada birlikteliğimizin sigortası gören bir siyasi vizyonum ve duruşum vardır. Bu anlamda her türlü bağnazlığa, ırkçı-milliyetçi eğilime çok net bir biçimde karşıyım. Türkiye'de yaratılan milliyetçi atmosferin nelere yol açabileceğinin acı örneklerini görüyoruz.

Önce Hrant Dink katledildi, sonra da Malatya'da bir vahşet yaşandı. Ben de ciddi tehdit altında yaşayan insanlardan biriyim. Siyasilerin ve belirli çevrelerin sistemli bir şekilde yarattıkları milliyetçi atmosferin, başka bir sonuç yaratması beklenemezdi. Bu tablo karşısında, sol görünümlü milliyetçi güçler dışında, bütün sol-demokratik güçlerin birlik ve dayanışmayı esas almaları gerektiğine inanıyorum. Varolan vahim tablo, bunu kaçınılmaz bir görev ve sorumluluk haline getirmiştir. Özellikle, önümüzde seçimler olduğu da göz önüne alınacak olursa, sol, demokratik güçlerin birlik ve dayanışmaya önem varmalarinin neden daha hayati olduğu daha iyi anlaşılır.

Kritik bir süreçten geçiyoruz. Bu sürece ancak daha fazla demokrasi ve özgürlük isteyerek doğru katılabiliriz.

Son dönemde size yönelik ciddi tehditler var. (TİT imzalı tehdit mailleri gibi) Neden sizi de hedef seçtiklerini ve bu tehdit sahiplerinin kimler olduğunu düşünüyorsunuz ? Emniyetten gelen yetkililerin sizi iki ay önce gelen maillerle ilgili olarak uyardığını okuduk basında. Bu durumda Hrant Dink'in katledilmesi sonrası oluşan bir dikkat ya da telaş mı var sizce ? Ya da başka bir şey mi? Tehditler yaşamınızı nasıl etkiliyor, güvenlik kaygılarınız ve bu konuda girişimler var mı ?

Evet beni TİT vb güçlerin hedefi haline getiren şey, belirttiğim gibi kamuoyunda hem sanatçı hem de siyasi kimliğimle varolmamdan kaynaklanmaktadır.Sözüm ve şarkılarımı, yazılarımı milyonlarca insan beğeniyle takip ediyor, ama bu duruşumdan rahatsızlık duyanlar da var. <benim duruşumdan rahatsızlık duyanlar ve tehditlerle yıldırmaya çalışanlar ile Türkiye'nin geleceğini karartmaya çalışanlar, aynı güçlerdir.

Bir barış eylemini (bir eri PKK'li gerillalardan alıp ailesine sağ-salim teslim etmekten bahsediyorum) “ordunun prestijini düşürmek” ve “örgüte yardım-yataklık yapmak” suçlamasıyla yargı konusu haline getiriyorlar. Yazılarıma “Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla davalar açılıyor. Hran Dink'in ölümünde en ön saflarda “hepimiz Ermeniyiz” şeklinde tepkimizi ortaya koyunca, yine ırkçı-milliyetçi tehditlerle karşılaşıyoruz. Durum özetle bu olunca, karanlık güçlerin beni neden hedefledikleri de sanırım anlaşılıyor.

Mevcut sorunlarımızın ve özellikle de Kürt sorununun şiddet içeren yöntemlerle değil, ancak barışçıl ve demokratik metodlarla kalıcı bir çözüme kavuşturulabileceğine inanıyorum..Bu görüşlerimle de bölen, parçalayan değil bir arada yaşam kültürümüzüm daha da geliştirilmesine, pekiştirilmesine çaba gösteriyorum. Bu tutumum sadece Kürtler tarafından değil, barış ve demokrasiden yana herkes tarafından heyecanla karşılanıyor, sahipleniliyor. Geçenlerde bir konser için gittiğim Artvin'de salonu dolduran binlerce insan tarafından alkışlandım örneğin.

Tehditler yaşamımı elbette ki etkiledi, etkiliyor. Daha dikkatli olma gereği duyuyorum. Arkadaşlarımdan da bu yönde telkinler geliyor. Bu nedenle çok gerekmedikçe, deyim yerindeyse insan içine çıkmıyorum. Ama kendimi hayattan, insanlardan izole edecek de değilim. Son olarak geçenlerde “adalet arıyoruz” konulu bir sivil eylemliliğe katılmıştım arkadaşlarımla. Uzun süredir ilk defa vapura bindim. Bu çok hoşuma gitti. Fakat her istediğimi yapamıyor olmaktan yana sıkıntılıyım biraz. Yine de şunu söylemek isterim: Beni Ferhat Tunç yapan değerlerden asla vazgeçmeyecek, ödün vermeyeceğim.

Sadece tehditler değil aynı zamanda konserlerinize yönelik baskılar da var. Örneğin geçen aylarda İnegöl'de kaymakamlığın abartılı bir engelleme çabasıyla karşılaştınız ? Bu ve benzeri engelleme çabalarını nasıl değerlendiriyorsunuz ? Bu tür durumlarda kimi kamu görevlilerine ulaşan abartılı istihbaratlar ve onların bilgisizliklerinin de mi  etkisi var, yoksa daha sistemli ve derinden bir engelleme çabası mı bu ?

Evet ben son birkaç yıldır sistemli olarak engellenmekte ve daha da kötüsü yerel bazı yöneticiler tarafından açık bir biçimde hedef gösterilmekteyim.Yerel bazı yöneticiler, konserlerimi düzenleyen kişi ve kurumları bizzat uyararak benim sakıncalı ve bölücü olduğumu ima edecek kadar ileri gidebilmektedirler.Bu ithamların beni ırkçı bazı çevrelerin gözünde potansiyel bir düşman gibi görülmemi sağladığı ve beni hedef haline getirdiği bir gerçektir. İnegöl de yaşadığım gerçek bunun açık bir ifadesidir. Alevi bir köyün muhtarını arayarak “bu bölücüdür neden getirdiniz buraya” şeklinde konuşan kişi, İnegöl Kaymakamı sıfatını taşıyan bir kişi idi.

Bu ve benzer durumlar bazen azalıyor, bazen artıyor, ama sürekli gündemde maalesef. Ben de demokratik, yasal haklarımı kullanarak karşı durmaya çalışıyorum. Ama bütün bunlar, ancak Türkiye'nin sağlam, sağlıklı bir demokrasiye geçmesiyle birlikte ortadan kalkabilecek. Sorunların kaynağı da, çözüm yolu da bu. Yani yetkililerin “bilgisizliği” veya “güvenlik kaygıları” değil sorun. Belirli bir yönde şartlandıkları, ön yargılar taşıdıkları için böyle davranıyorlar. Demokrasi terbiyesi almamış yetkililerin böyle davranışlar sergilemelerine şaşırmıyorum. Ama üzülüyorum tabii ki.

Son olarak sizin okurlarımızla paylaşmak istediğiniz, onlara iletmek istediğiniz şeyler var mı ?

Söyleşimizde sanırım karamsar şeyler söylemek durumunda kaldım. Fakat gerçeklerimiz bunlar. Yine de umutlu olduğumu söylemek isterim. Türkiye'nin geleceğinden yana büyük umutlar taşıyorum. Ve biliyorum ki, umutlu olmak, aynı zamanda o umutların kavgasını verecek yüreğe sahip olmayı gerektirir. Türkiye'de bu yüreğe sahip insanlarımız var. Yeter ki sesimizi ve irademizi birlikte ve daha güçlü şekilde göstermesini bilelim.

Okurlarınıza daha demokratik, özgür bir dünyada mutlu bir yaşam dileklerimle birlikte sevgi ve selamlarımı iletiyorum…

 

 
 
Ana SayfaArkadaşıma Tavsiye EtWebmaster
Ana sayfam yapFavorilerime ekle



Sitede yer alan içerikle ilgili bütün telif hakları saklıdır. 2005© Ferhat Tunç


Konser  
Ziyaretçi Defterine eklenen son 5 baslık
yeni albüm
Selamlar
İZMİR FUAR AÇIK HAVA
DEVRİMCİ BİR COŞK
MERHABALAR...